Fowles'tan Varoluşçu Bir Masal: Prens ve Sihirbaz



John Fowles'un Magus'u varoluş felsefesini baştan yazan bir kitap. Şimdiyse "Varoluş özden önce gelir" ve "Hepimiz bir bataklıktayız fakat bazılarımız yıldızlara bakıyor" sözlerini aklıma getiriyor.

Büyücü, yeni tanıştığı genç sevgilisi Alison'u ve tüm geçmişini geride bırakarak bir yunan adasında öğretmenlik yapmaya giden, alıştığı İngiliz gerçekliğinden kaçan Nicholas'ın hikayesi.

Oxford mezunu Nicholas çağının felsefe akımı olan varoluşçuluğu yanlış yorumlayan ve bunu farkında olmaksızın pragmatizme indirgeyen genç bir budala. İtiraf etmeliyim ki halen ben de aynı hataya düşüyorum, hem de bu kitapta varolan felsefe ile. Hayat varoluşçu bir Fransız romanı değil Nicholas! Hayatını birisi yazarmış gibi içine giren dramların ve isteyen o dramları... Büyücü benim sınır kitaplarımdan biridir. Okuduktan sonraki kişi aynı kişi değildir. Ancak itiraf etmeliyim ki okuduktan sonra hiçbir şey kalmadı aklımda. Öylece akan ve arasına iyi öyküler sıkıştırılmış bir saçmalık mı demeli? Aradan birkaç ay geçerken sık sık aklıma düşmeye başladı, kendimi hep oradan bir alıntının yakışacağı durumlarda buldum, dış dünyaya dönen hiçbir şey yapmayıp zihnimin derinliklerinde sörf yaparken bile. 

Bir imge gittikçe netleşiyordu. Tüm hayatımı etkileyecek olan, değerli olduğu ölçüde basit, ancak her şeyi yansıtan, her şeyin üzerinden yansıyabilen bir şey: Bir Gülümseme! 

İtiraf etmem gerekirse bu Gülümsemeyi tam olarak anlayabildiğimi hala sanmıyorum, ancak imge devam ediyor. Yalnız Varoluşundan alınan keyif. Öğrenilen gerçeğin, gerçekdışının potasında eritildiği; doğal gerçekliğin, her şeyin özü olan o karşılıklı ilişkinin, şeyin var olmak için yansıdığı şeye ihtiyaç duyduğunu fark etmenin gerçekliği. Duygusallığım affola, birinin gözlerinde kendi yansımanı gördüğün an geliyor aklıma. Ama hayır, bahsettiğim bu değil. İktidarların kendisini sürdürmesi için düşmana ihtiyacı olması gibi. Elektronun nötrona ihtiyacı olması gibi. Hatta ihtiyaç da değil, varolma koşulu. Var mı karşısında bir şey olmadan var olan bir şey? Fizikçiler maddeye karşı bile anti-maddenin varlığını ve niteliğini tartışıyor. Ama asıl olana gelirsem, söylediklerimin çoğu anlamsızdır. Hissettiklerim esastır. Kitap da buradan başlıyor işte... Duygusal ve tensel maceranın peşine takılan Nicho, dünyaya yeniden bakacaktır. Olduğu şey kendisine gösterildikçe maskeleri parçalanacaktır.

Kitabın konusu çok aşırı basittir, bir doktrindir, dogmatiktir hatta. Bilmeyişi kutsal sayan bir dogmatizm. Büyücü üzerine yazabileceğim ve sonra vazgeçeceğim onlarca sayfa var, bunları devam ettirmek yerine Fowles'un kitabın içine ve gizemlerin çözülür gibi göründüğü bir sahneye yerleştirdiği kısa bir masalı vereceğim, tabii kısa bir yardımdan sonra. 

Büyücü, ilk yazıldığı andan sonra iki kez baştan yazılan ve son haline 1977'de kavuşan bir roman. Türkçedeki ilk basım Hürriyet yayınevinden Ayşe Besen'in duru çevirisi. Sonraki çeviriler ise eserin güncel metninden, Afa Yayınevinden Münir Göle ve Ayrıntı'dan Meram Arvas'a ait. Şu an eserin yayın haklarının Ayrıntı yayınevinde olduğunu biliyorum ancak ne yazıktır ki en kötü çeviri Meram Arvas çevirisi. Estetik olarak mükemmele yakın bir çeviri, ancak sorun burada: estetik. Asıl metin, ilk versiyonda alçakgönüllü saf bir yarı entelektüelin diliyle yazılmış -ki Ayşe Besen gerçekten bunu başarılı bir şekilde aktarmıştır.  Son (Revised) versiyonda Fowles  kibirli bir hovardanın - bir narsistin- diline geçmiş, ancak Meram Arvas bu üslubu yumuşatmıştır. Lakin Münir Göle hem yazarla kişisel dostluğu hem de ona dair anlayışı gereği, aslına aşırı sadık bir metin sunmuştur okura. Kitaptaki Fransızca alıntıları ve mitolojik öğeleri açıklama zahmetine girmemiştir Münir Göle, ancak bunu şu şekilde savunmuştur: "Oyuna katılmak isteyen okurun bunları bulgulamak isteyeceğini varsaydım." ve şöyle devam eder, "Conchis'in Nicholas'a hazırladığı oyun, Fowles'un okura hazırladığı oyundur belki de. Yargı bu deneyime atılan okura düşüyor." (Akla ister istemez Nicholas'a hazırlanan yargı sahnesi geliyor.)

Kısa yardımımı kesmeden önce Münir Göle'nin daha önce İletişim'den çıkan bir Fowles çevirisine - çünkü bu çeviri de mini bir büyücü okuması olarak ele alınabilir, öz tektir- (Abanoz Kule, İletişim 1990) yazdığı önsöz ile de onun yardımını aktaracağım: 

"Özgün Fowles kahramanı zamanın akımlarıyla geçici bir körlük yaşadığından, dünyaya at gözlüğüyle bakar. Bedensel alanından başka, zamanın dışına da çıkması gerekir (Proustvari bir an ve hipnoz sahnesi olabilir). -'Atgözlüğü' ile 'bütünü görme' arasındaki ayrımı simgelemek için Fowles, dört duvarı (örneğin Yargı sahnesi yeraltı zindanına benzer bir yerde geçer) ve açık alanları kullanır (daha çok tepeler, zirveler). Değişim açık alanlarda ortaya çıkar -Bütün zamanların bir olduğunu kavradığında, diğer insanlarla bağının da bilincine varır. Yalnız insan -Homo Solitarius- olarak çıktığı yolun sonunda, başkalarının duygularının anlama -empathy- yetisine ulaşır, narsisizmden hümanizmaya geçer. 

Sonunda, başoyuncu köklü bir değişim geçirir. Sahte benliğinin gerçekdışılığı, maskenin daha da güçlü  gerçekdışılığı sayesinde yıkılır. Zehirlenme yöntemiyle daha yüksek bir gerçek düzeyine varır -transcedense- (Münir Göle, Büyücü'de kahramana halisünatüf etkileri olan Datura Stramonium suyu içirilerek hipnoz edildiğinde, varoluş deneyiminin bir felsefeden öte bir şeye, gerçeğin kendisine dönüştüğü sahneyi kastediyor) ve zehri arıtma (Yargılama sahnesindeki katarsis geliyor aklıma) yöntemiyle gerçeğe döner. Kullandığı tek araç sezgidir." Fowles üzerine, Münir Göle (parantezler bana aittir, bu parantez de dahil elbette)

Son sözlerim 1968 yapımı Magus filmini kötüleyenlere: Magus filmi bir başyapıt, tabii filmi yalnızca romanı olabildiğince vermeye çalışan bir yapıt olarak yorumlarsanız. Kitaptan ayrılması sakıncalı, birden hiçe indirgenebilir. 

Yazının başında bahsettiğim masal ile, yazıyı sonlandırıyorum. Tam masalın başladığı yere bir çiçek koymuşum, kitabı beraber bitirdiğimiz kişiyle ilgili özel bir anlamı var.


PRENS VE SİHİRBAZ

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, duyduğu her şeye inanan bir prens varmış. Ama tek inanmadıkları prensesler, adalar ve Tanrı'ymış. Babası kral ona bu şeylerin gerçek olmadığını söylemişmiş. Babasının diyarında prensesler, adalar ve Tanrı'nın varlığını gösteren bir işaret olmadığı için, genç prens babasının dediğine inanırmış.

Ama günlerden bir gün, prens saraydan kaçmış, komşu ülkeye gitmiş. Orada kıyıdan uzak adalar ve bu garip adalarda adını koymaya cesaret edemediği baştan çıkarıcı yaratıklar görüp şaşırmış. Bir tekne ararken, iki dirhem bir çekirdek bir adam kıyı boyunca ilerleyip yanına gelmiş. 

"Bu adalar gerçek mi?" diye sormuş genç prens.

"Tabii ki gerçek" diye yanıtlamış iyi giyimli adam.

"Ya bu garip ve baştan çıkarıcı yaratıklar?"

"Hepsi de gerçek birer prenses."

"Öyleyse Tanrı vardır!" Diye haykırmış prens.

"Ben Tanrı'yım" diye yanıtlamış iyi giyimli adam, başıyla hafifçe selamlayarak.

Genç prens çabucak yurduna dönmüş.

"İşte geldin geri" demiş babası kral. 

"Adalar gördüm, prensesler gördüm, Tanrı'yı gördüm" demiş genç prens biraz kınamayla.

Kral bundan etkilenmemiş.

"Gerçek adalar, gerçek prensesler, gerçek tanrı yoktur."

"Ama gözlerimle gördüm."

"Tanrı nasıl giyinmişti?"

"Tanrı iki dirhem bir çekirdekti." 

"Elbiselerinin kollarını sıvamış mıydı?"

Prens sıvalı olduklarını hatırlamış. Kral da gülümsemiş.

"Sihirbazın üniforması bu. Oyuna geldin."

Bunun üzerine, prens tekrar komşu ülkeye gitmiş ve aynı kıyıda karaya ayak basmış, bir kez daha iyi giyimli adamla karşılaşmış. 

"Babam kral, bana kim olduğunuzu söyledi" diye açıklamış genç prens horgörüyle. "Beni bir kez aldattınız, bir daha size kanmayacağım. Bu adaların gerçek adalar, bu prenseslerin gerçek prensesler olmadıklarını biliyorum, çünkü siz bir sihirbazsınız."

Kıyıdaki adam sakin sakin gülümsemiş.

"Seni aldatan ben değilim oğlum. Babanın diyarında birçok ada, birçok prenses var. Ama baban seni büyüsü altına almış, hiçbirini göremiyorsun."

Prens düşünceler içinde ülkesine dönmüş. Babasını görünce, dosdoğru gözlerinin içine bakmış. 

"Baba, sizin gerçek bir kral değil, sadece bir sihirbaz olduğunuz doğru mu? 

Baba gülümseyip kollarını sıvamış.

"Doğru oğlum. Ben yalnızca bir sihirbazım."

"Öyleyse kıyıdaki adam Tanrı'ydı."

"Kıyıdaki adam da başka bir sihirbazdır."

Asıl gerçeği öğrenmem gerek. Sihrin ötesindeki gerçeği.

"Sihrin ötesinde gerçek yoktur" demiş kral. 

Prensin içini bir hüzün kaplamış.

"Kendimi öldüreceğim" demiş.

Kral, sihri yaparak ölümü göstermiş. Ölüm kapının eşiğinde durup prense kendisini izlemesini işaret etmiş. Prensin tüyleri diken diken olmuş. Harika adaları, harika ama gerçekdışı adaları, gerçekdışı prensesleri, gerçekdışı ama harika prensesleri anımsamış. 

"Peki." demiş. "Görüyorum ki buna da katlanılabilir."

"Gördün mü oğlum" demiş kral, "sen de sihirbaz oluyorsun."

Büyücü

Afa Yayınevi 

sayfa 666; basım yılı 1995;

Çeviren: Münir Göle


Masal, Ayrıntı baskısında "Prens ve Büyücü" ismiyle geçiyor. 65. Bölümde bulunabilir.

***

Büyücü'den daha erken bir tarihte yayınlanan düşünce kitabı Aristos'un sonunda, Bireydeki Aristos'u (Aristos, türünün en iyi ya da en mükemmeli olan insan ya da nesne) şöyle tanımlar Fowles: 

Ve insanın gerçek yazgısının kendi başına bir büyücü olmak olduğunu bilir. (Aristos, Mitos 1995; Çeviren: Serdar Rifat)


4 Yorumlar

  1. Hiç haberimin olmaması üzücü böyle bir masaldan, yazardan, çevirmenden... Yazının bittiğine üzüldüm gerçekten

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. şanlısınız ki masalın geçtiği kitabın türkçede 3 yayınevinden baskısı var. güzel yorumunuz için teşekkür ederim

      Sil
  2. magus un filmi de çevrildi, fena değil, fowles en sevdiğim yazarlarda top 10 da, bütün romanlarını bir kaç defa okudum, yaşadığı dorset i de görmeyi düşünüyorum, yayınevleri ve çevirmenlerle ilgili notların hoştu :)

    YanıtlaSil
Daha yeni Daha eski