Marcel Proust Kayıp Zamanın İzinde Kitap İncelemesi ve Yorumu

Kayıt zamanın izinde Marcel Proust kitap inceleme ve yorumu

Marcel Proust'a edebiyat ve felsefede sağlam bir konum sağlayan Kayıp Zamanın İzinde eseri, yaklaşık 9.609.000 (dokuz milyon altı yüz dokuz bin) karakterle, (karakter, her bir boşluğu, noktalama işaretini ve harfi temsil eder) resmi olarak en uzun roman unvanına sahiptir.

Biraz övgü... Roza Hakmen'in çevirideki başarısının kanıtıdır Kayıp Zamanın İzinde. Ah, uzun cümleler, anlam yüklü sessizlikler, Marcel Proust'un deyimiyle, sessizliğin ve karanlığın ürünü. Okumak eğlenceli midir? Kimi zaman karakterlerin ufacık bir hareketiyle heyecanlabiliriz elbette, ancak okumak pek iç açıcı değildir, çünkü düşünmeye sevk eder. Düşünmek pek iç açıcı değildir, çünkü avuntulara sığınmadan düşünmek, karamsarlığa sevk eder. Karamsarlığı açıklamaya gerek görmüyorum, gerçeğin kendisi karanlığın ürünüdür diyorum; karamsarlık da bunun içten içe kabulü, sessiz bir isyanı. Düşünün yine de, özgürleştirir. Özgürlük sanılanın aksine pek konforlu değildir.

Nezdimde dertsiz bir yaşamı içeren bu kitap aynı zamanda beni nasıl böyle zorlayabilir, bağlayabilir diye düşünüyorum. İnsanların dert eşiğine hayret ediyorum, yine de bana iyi bir dost oluyor, teskin değil tahlil ediyor, bizzat öğretiyor. Ne mi öğretiyor? Belki kendimi, ondandır kitabı zor açmam. Son cilde ithafendir bu söylediklerim, zira ilk cilt ve son cildin tekrar okunması gerektiğini düşünüyorum, diğer ciltler de önemsiz sayılmaz, baştan mı başlasam diyorum...

Not olarak da ekleyeyim, gerçekten övgü yazmıştım yukarıdaki iki paragraf yerine, sildim, belki içten bir itiraf bıraktım, emin değilim.

Her neyse, romanın bende bıraktıklarına geçiyorum.

Kitabın mahiyetine dair dikkat çeken birkaç unsura bakalım: kitabın başından sonuna kadar en çok gördüğümüz karakter, oda hizmetçisi Françoise; Proust bununla bir şey mi ima etmek ister, bilemeyiz, ancak halktan bir insanı neredeyse başkahraman haline getirmesi oldukça sevindirdi bizi. Bir de kati suretle ifade etmem gereken çok ilginç bir nokta var ki, hayat Marcel'imizin hayatı, ancak Marcel'ciğimizin adı kitap boyunca yalnızca birkaç kez geçiyor, ve ne tesadüftür ki bu ismi ilk telaffuz eden kişi de, sahip olma arzusunun en yoğun biçimde yöneldiği Albertine. Bu ince noktaya istediğiniz anlamı yükleyebilirsiniz, orasını size bırakıyorum ki muhtemelen benzer anlamlar yükleyeceğiz, ifade etmek zaruri değil. Proust bizim yerimize neler ifade etmiş, imgeleminin gücüne nasıl da hayran bırakmıştır bizi...

Doğrusu, karakterlere girmemek için kendimi zor tutuyorum; her karakter bir günceyi hak ediyor, Yapı Kredi Yayınları da bunu fark etmiş olacak ki, kitabın sonuna "Seçilmiş Dizin" başlığıyla, karakterlere dair ilgi çekici olay ve bilgileri kolayca bulmamızı sağlayacak, birkaç sayfalık, karakter isimlerini ve sayfalarını gösteren nefis bir 'seçilmiş dizin' eklemiş.

Eser, insanın belirsizliğini, gelişimi, değişimi ve bilinmezliğini ortaya koymakla birlikte felsefi kurgusuyla düşündüren, Proust'un sanat bilgisi ve aşkıyla, yorumuyla bizleri etkileyen, ve önemli bir noktadır ki, Proust'un edebiyata dair elzem düşüncelerini ve edebiyatçılara dair gerçeği yansıtır eleştirilerini bizlere sunan, eğiten; çocukluktan son yıllara kadar, yoğun bir hayatı kapsayan fevkalade bir tablo, hem de canlı bir tablo! İşin özü, çevrenize de bir tabloya verdiğiniz dikkati vermenizi sağlayacak; ânın yoğunluğunu ânın dışına taşırarak, zaman kavramından -zaman hiç durmasa da- sizi bir müddet koparacak (dikkatinizi çekerim, bu metafor üzerinden gidersek Yakalanan Zaman, yani son cilt gerçeği görmek olarak yorumlanabilir), elzem ve bir o kadar güzellik içeren, daha doğrusu, güzelliğe ulaşmayı sağlayan görkemli bir benliğinizi uyandıracak. Bu benliğin aktif olduğu anlara 'Proustvari' anlar da diyebiliriz.

Proust için, tekerrür sebebiyle geçmişten gelen bir hatıranın, bize şimdiyi ve geçmişi beraber yaşatarak, geçici bir güvenle, gelecek kavramından sıyrılışla, bizi, zamanın dışına çıkarabileceğini söyleyebiliriz. Ama bu hepimiz için iyi midir? Proust basit nesnelerin özünden bahseder, bu özle zamandan kurtulur, kaygılarından sıyrılır, bununla mutlu olur. Ancak tanıdık bir koku hepimizi iyi hissettirebilir mi?

Onu gerçeklikten kısa süreliğine kurtaran, bana daha acı bir gerçeğin tutsaklığını yaşatamaz mı? Proust için zamandan kurtuluş ve kayıp zamanı bulmak aynı şey olabilir, ancak benim için bu, âna bir müddet hapsolmaktır! Bu anda, duygulardan kurtulmaktan bahseder Proust, John Fowles'in Büyücü romanında da, kahraman nasıl bir çaresizlik ve belirsizlik içinde, tutsak biçimde iken bu âna ulaşmıştır gayet iyi hatırlıyorum, ve o anı yaşamının en güzel kahvaltısı saymasını da. Tecrübe sayıyor ve Proust'un hakkını teslim ediyorum. Ancak yazarın da dediği gibi, "Evren hepimiz için gerçek, her birimiz için farklıdır."

Ama şimdi fark ediyorum ki, aşmamız gereken şeyleri aştığımızda bize en iyi gelecek şey geçmişe gömülmektir, yüzeysel acıların da arasından geçip, en derine gömülmek; kim bilir, belki gömülmek isterken bir bakmışız ki geçmişin tüm kötülüğünü aşmış, önümüzdeki dumanların arasına daldığımızda dumanın ardındaki temiz havaya ve ferahlığa ulaşmışızdır!

Ne iyi ki zamandan kurtulmak -ya da onu yakalamak-, aynı zamanda zamanın en yoğun halinde de mümkün olabiliyor; rüyalarda. Rüyalar, birkaç saniyelik an veya anlar ile oldukça yoğun ve derin, ancak bu derinliği kolayca anlayabildiğimiz ikincil bir hayat gibi; rüyada iken rüyamız birincil hayatımıza dönüşebiliyor kısa süreliğine, uyandığımızda ise aynı hızla uzaklaşabiliyor bizden, Proust'un buradan çıkarımı ise varlığımızın, gerçekliğimizin ancak bilincimiz ile olduğu, bu düşüncenin eser boyunca oluşumu ve gelişimine tanık oldukça da, hak vermemek mümkün değil.

Burada Kinyas ve Kayra romanından bir alıntı aklıma geliyor: Dürüst olalım... Dinler ve Tanrılar! Hepsi ben ölünceye kadar.

Bu eser öğretici yanıyla da kişiyi geliştirebilir; mevcut, ancak fark edilmeyen gerçeklerin yeniden keşfiyle eğiterek, okur için bağışlayıcı, müstehzilikten uzak, mütevazi bir karakteri bizzat çekip gün yüzüne çıkarabilir. Mesela, bence genellemeler yapmak doğru değildir, ancak bu eserden öğreniyorum ki, genellemeler önemsizleştirir ve bunun getirisi olarak kusurları genelleştirme yoluyla insanları hor görmeyi engelleyebilir. Marcel Proust'a göre bir yazarın bakış açısı da tam olarak budur: yazmak için genellemesi gerekir; affetmek, kimseyi kusurlarından dolayı yargılamamak, herkese eşit şekilde yaklaşabilmek için. Eser boyunca bu konuya dair izleri açıkça seçebilirsiniz, zira yazar genellikle genellemelerini esas kabul ediyor ve olduğu gibi yazıyor.

Ancak elbette bunun da bir kusuru vardır. Düşünelim, bir kanser hastası, başka kanserlilerin tedavi gördüğü bir bakımevine yerleştiğinde, orada yalnız kendi sıkıntısından sızlanmaya hakkı yoktur, ancak yine bu kanserlinin yakınlarından birisi onu ziyarete geldiğinde, yalnız bizim kanserlimizin hasta olmadığını gözleriyle görüp hastalığı zihninde tam anlamıyla genelleştirdiğinde, yakınına artık eskisi kadar acımayla bakmaz ve onu da normal kabul ederek bu kusurundan dolayı içten içe küçümsemez. Değinmek istediğim noktanın özeti ise, bu tür genellemeler, genellemeyi yapan kişi de durumdan mustarip olduğunda kişinin sızlanma hakkını elinden alırken, aynı zamanda diğerlerine daha olumlu yaklaşmasını sağlar ve bunun sonucu olarak, kendisine de aynı şekilde yaklaşılır.

Beni normalleştiren bir kitap oldu ve geçmişin daha ağır, fakat her tarafıma yayıldığından pek hissetmediğim yükünü sezdirdi. Şöyle ki, psikanalizi de doğrular şekilde, kahramanın çocukluğu roman boyu bütün bir hayatın üzerine yayıldı; bu yalnızca romanın kahramanına özel değil, gözlemlendiğinde herkes için kaçınılamayacak denli aşikardır. Çocukluk istekleri, ilkgençlik tutkusunu ve devamlı halde olgunluk döneminin refah ve huzur imgesini oluşturuyor. Bunun üzerine birkaç şey daha eklemek isterim. Geçenlerde kedilerin okşanmayı sevmesinin, yavru dönemlerinde annelerinin kendisini yalamasını hatırlamalarından, ve bu nedenle, okşandıklarında rahatladıklarını okumuştum. Bunu bir derece ileri götürerek kendimize adapte ediyorum: Başımızın okşanmasını sevmemizin ve bu şekilde huzur bulmamızın sebebi, küçüklükte annemiz başımızı okşadığında bulduğumuz huzur ve bunu hatırlamak olabilir, ancak burada bilinçli bir hatırlama eyleminden bahsetmiyorum, vücudumuz bunu hatırlıyor diyorum, ya da belleğimizin her neresinde ise işte. Ne dersiniz? Aynı şeyi ilişkilerde de uygulayabiliriz pek âlâ, baba ya da anne sevgisine benzer bir şefkatin sonucu, sevgilinizin büründüğü büründüğü küçük çocuğu bazılarınız sezmişsinizdir.

Burada yalnızca bilinçli bir hatırlama, geriye dönüş eylemi değil, bilinçsiz bir hatırlamanın da bu huzuru sağlayabildiğini ileri sürüyorum ve ne yazık ki aynı şeyin hatırlamaktan hoşlanmayacağınız durumlar için de geçerli olabileceğini düşünüyorum. Ancak burada üzülmenize gerek yok, çünkü beynin kötü anıları sildiğine dair de bir şey okumuştum, bu şimdilik kesin olmasa da, anılarınız, zamanla, nasıl hatırlamak istiyorsanız öyle kalıyor belleğinizde, yani beyniniz istenmeyen anıları değiştiriyor olabilir. Tabii bu anıları saplantı derecesinde düşünmüyorsanız! Biliyorsunuz ki beyniniz tamamlamaya meyilli olduğundan, bu eylemi saplantı haline getirmek, daha kötü hale getirmenize de olanak sağlayabilir, yine de rahatlayın, saplantılara bile alışılır zamanla...

Romanın konusu hakkındaki en kısa ve öz yorumum:

Kişiliğimizin derin ve devam eden gelişimi ve değişimini çocukluk anılarını bir hayatın üzerine yayarak işleyen kurgusal biyografi. Ancak tamamen kurgu da sayılmaz, zira Leonie halanın Combray'deki evi şu an müze olarak kullanılmakta. Okumakta olduğunuz yazının giriş fotoğrafı, Marcel'imizin Leonie Halanın evindeki odasını gösteriyor. (buradan)

Nietzsche’den alıntılarsak: Değerlerin yeniden değerlendirilmesi. 

Marcel Proust'a göre bilge kişi, ölüme iyice yaklaştığını, sırtını ölüme yaslamış olduğunu ve yakında tamamen ona gömüleceğini artık ciddiyetle idrak eden kişidir; arkasındaki ölüm tarafından çekilirken, önünde gördüğü hayatın kendi yaşamı, geçmişi olduğunu görüp dehşete düşer, ancak geriye, ölüme doğru çekilmektedir; o sırada tek isteği eğlenmek, mutlu olmak olan benlikler ölmüş, ölümü idrak eden benlik ise, en mağrur haliyle yapayalnız kalmıştır. Hızlı bir çekilme değildir bu, ama yaşamına karşılık, -belirsiz olmakla beraber- pek kısa sürede tamamlanacak bir çekilmedir. Bu bilge adamı okuması düşer bize de, yazarın da tabiriyle, kendimizi okuması..

***

Son olarak, Hazlar ve Günler isimli eseri birçok kişi tarafından ilk cildin taslağı olarak görülmektedir. Ve bonus: Proust henüz tanınmazken, Fransız Edebiyatının devi Anatole France, Hazlar ve Günler’e önsöz yazarak genç Proust’un “Edebi Güvencesi” olmuştur. Bence romanda genç Marcel’in hayran olduğu yazar Bergotte, Anatole France olabilir; buna dair çalışmalar var.  Zaten Marcel Proust’un imgelemini en çok etkileyen ve şekillendiren iki yazar, John Ruskin ve Anatole France’tır. Ruskin konusuna gelirsek: Yeterli düzeyde İngilizcesi olmamasına rağmen John Ruskin’in bir eserini çeviri sırasında sürekli eşine dostuna danışarak çevirmiş, kendisine İngilizce’yi iyi bilmediğini ve bu çeviriyi yayınlamanın zor olduğunu söyleyen yayıncısına “İngilizceyi bildiğimi iddia etmiyorum, Ruskin’i çok iyi bildiğimi iddia ediyorum” demiştir. Satış için basılmış kitapların enayisi olmak istemeyenlere de müjde: Proust’un Türkçede Okuma Üzerine ismiyle satılan kitabı, aslında Proust tarafından Ruskin’in Susam ve Zambaklar kitabına yazılan önsözdür. Önsöz dahil olarak direkt Susam ve Zambakları satın alabilir veya e-book olarak korsan bulabilirsiniz.

Kitap kurguyla karışık olsa da, orada bütün bir hayat vardır ve bu yazının sonu da ölüm olmalı. 


Zihnimizde 

daima

tekerrür 

ve 

tezahür 

edecek 

olana

saygıyla...



3 Yorumlar

  1. kaliteli bir içerik oluşturmuşsunuz tekrar, bloğunuzu okurken kendi gelişimim için faydalı bilgiler ediniyorum, teşekkür ederim :)
    kitap da ilginçmiş gerçekten baş karakterin seçilmesinde bir mesaj olabilir mi merak ettim ben de

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. François'in baş karakter olmadığı halde en çok görünen karakter olmasında bir mesaj olabilir evet. ama olmayabilir de. iki durumda da samimi duruyor. cevabınız için teşekkürler. :)

      Sil
  2. proust, yirminci yüzyılın en iyi yazarı bencesi, kafka ile birlikte tabii, kayıp zamanın izinde inanılmaz tabii, swann ın aşkının filmi de fena değil :)

    YanıtlaSil
Daha yeni Daha eski