Dostoyevski Budala Kitap İncelemesi ve Yorumu

 


Dostoyevski'nin budalası üzerine kısa bir inceleme ve karakter tahlilleri.

   Mışkin, anda takılı kalıyor ve aklından çıkaramadığı, dilinden de düşmüyor.

   Mışkin, kibarlığından bir budala sanılıyor. Elbette bir budala, fakat kibarlığından değil, sara hastalığından.
Ancak kaba kuvvetin, soylu bir güzelliğin, yüksek bir mevkinin veya yüklü bir servetin saygıyı hak ettiğini düşünen insanlar için, kibar birisi elbette aptaldır.
Aptal olmakla da kalmaz, zayıf, acınası bir varlık haline gelir bu ilkel insanların gözünde. Evet, ilkel; yalnız güce boyun eğmek, ilkel bir dürtü değil midir?

   Arkadaşının, İppolit'in kendinden daha talihsiz olmasıyla teselli bulan Kolya insanlığın özeti değil midir? Çoğu insan böyle teskin etmez mi acısını? "Bizden daha kötüleri de var." Şüphesiz en kötü durumdaki adamı da bulsan, o bile inanır kendinden daha kötü halde insanlar olduğuna.

   Bencillik, yalnız kendinle ilgilenme anlamında bencillik gerekir acıyla savaşmak için, elbet tatmak için de öyle, çünkü tatmaktan sakındıkça gelir bulur sizi lanet şey. Bencillikten ne anladığımıza da bir değinmek gerekiyor. Yalnız başkalarının sorunlarıyla uğraşan insan, muhtemelen kendinden kaçıyordur, bu şekilde kendini koruyordur, bu da bir bencillik sayılmaz mı? Kendini sevdiğin için başkasını sevmek de bencillik sayılmaz mı? Ki şüphesiz tüm aşklar da böyledir. Sahi, nedir bencillik? Yalnızca kendi çıkarını düşünme durumu yazıyor tanım olarak. Ama sosyallik de, asosyallik de, her şekilde kendi çıkarını düşünmek değil midir? Birine bencil demek için, gözle görülür bir çıkar mı gereklidir? Ki hepsi gözle görülürdür şüphesiz.

   En zayıf anında aşık olur insan. Varoluşuna anlam bulamayanlar kendi anlamlarını yaratmak için insanlara, hayvanlara destek olur. Tabii herkes için böyle değildir bu. Onlarınki başkalarına da çıkar sağladığından bencillik olarak görülmez. Oysa onlarınki daha büyük bencilliktir. Çürük bir kavramdır bencillik, çünkü insan her şeyi kendini sevdiğinden yapar.

    Mutluluğu hak eden biri olduğuna inansa da, insana üzüntüden başka bir şey getireceğini düşünmüyor Nastasya. Sevdiğini üzmek istemediğinden, onunla aynı cesareti gösteremediğinden varmıyor ona. Kendini sevene de, kendine işkence etmesi için fırsat veriyor sanki.

   Acıdan nefret edip acısız yaşayamıyor insan. Mutlu olabilmek için elbet acıyı tatmış olmak gerekir, ancak bir kez adam akıllı tadan da vazgeçemiyor ki ondan.

Kendi derdini kendi yaratıyor insan.
Hele ki bir de tatmışsa biraz acıdan,
ölünceye dek hiç vazgeçemiyor ondan.

   İnsan denen yaratık, tüm acınasılığı ile gözlerimizin önünde. Derin acılara göğüs germiş birini sırf bu yönünden sevmek de pek insanca. Aslında dayanan da istemeden dayanmış gibi tüm olanlara. Ancak kurtuluşu kesinleşince dahi inanamıyor huzura kavuşacağına. Alışmamış ki başka türlü yaşamaya.

   Kendine iyi gelecek bir şey için de olsa yanlış karar verebiliyor insan. Belki de mevcut haline alıştığından. Biraz açmak gerek.. Sağlam bir umut söz konusu ise, kendine güvenemiyor insan, kesinliği olmayan bir umut söz konusu olduğunda ise, zehir biliyor umudu.

   İnsanları öğrenmeye devam ediyoruz. Ve onları öğrenmenin tek yolu, kendimizi öğrenmek.

   İkinci bölümün dördüncü ve beşinci kısımları birbirini öyle tamamlıyor, anlamsız takıntı veya hareketleri öyle anlamlı hale getiriyor ki, sanki aynı bölüm iki farklı şekilde yazılmış; ilki bilinçli prensin gözünden, ikincisi sara krizi geçiren prensin gözünden, veya direkt zihninden, zira bilinçakışı var burada. Alt metin öyle ustaca, karakterin durumu, hisleri zihnimizde beliriyor.

   Aniden patlak veren olaylar, tüm gerginliğiyle okuyucuyu ok fırlatmaya hazırlanan yay gibi gererek şüpheye sevk etmekten hiç geri durmuyor. Ok, değerlere yönelecektir. Ayrıca çözümü güç bilmeceler ipucu vermekte her zaman cömert olmayarak okuyucuyu kitaba bağlamaya ek sebep oluşturuyor.

  Sonra, yamyamlık tahlili doğru ve açılmaktan çekinilen bu konu için cesur bir davranış. 19. yüzyılda kendini koruma yasası, kendini yok etme yasası adlı iki temel yasadan söz ediyor, ilk ağza alan kendi midir bilmem, hatta sanmıyorum böyle olduğunu, fakat kendini yok etme yasasını ilk ağza alan kendisi olabilir. Kendini korumanın da temel yasa olduğunu vurgulayışı doğru bir noktaya dayanıyor: İnsan her şeyi, ama her şeyi kendini sevdiğinden yapar. Açıkça söyleyebiliriz ki, roman kahramanlarından Lebedev'in nutku, Dostoyevski'nin nutkudur. Delilik de, dehâ da,  Dostoyevski'nin nutuklarında.

   Lizaveta Prokofyevna'nın kızlarından birine sürekli ıslak tavuk demesi, kızın da rüyasında tavuklar görmesi bilinçaltına iyi bir atıf. Sonra, İppolit'in prensi kıskanması, [kendini akıllı ve talihsiz görüyor, prensi aptal ve talihli; kendisi kısa sürede ölecek, prens sağlıklı] ve Rogojin'in Prens'i öldürme girişiminden sonra, Prens'i Rogojin'in öldürdüğünü veya bir diğer ihtimal olarak Prensi veremli bir hasta olarak rüyasında görmesi, bilinçaltına yine çok isabetli bir atıf. Burada alt metinden hareketle söyledim bunu, böyle bir şey olmamış da olabilir, ancak İppolit'in Rogojin ve Prens'i rüyasında görmesi, sonra "Çok korkunç bir rüya gördüm..." demesi, rüyayı anlatmasa da içeriğini tahmin etmemizi kolaylaştırıyor. Ya Prensi hastalıklı görüyor, ya da ölüme yollanırken. Rogojin onu umursamamasına rağmen, ve ortada bir neden yokken Rogojin'i kendine rakip görmesi de, muhtemelen Rogojin'in Prensin rakibi olmasından ileri geliyor. Büyük ihtimalle yazarın kendisinden, deneyimlerinden ve çevresinden referans alması da bu işleyişin gerçeğe uyumunu sağlıyor. Dostoyevski daha önce epilepsiden hastanede yatmış, mükemmel tasvir ederek imgelemini aktardığı budalalık da burada açıklığa kavuşuyor.

   İppolit'in başka bir rüyasını anlattığı bir bölüm var, psikanalitik yoruma muhtaç ve son derece elverişli.
Eh, ben de bir deneyeyim bari! İppolit, verem hastasıdır ve birkaç haftaya ölecektir; fakir bir delikanlıdır, aile bağları iyi değildir. Rüya kısaca şöyle: İppolit temiz, ferah, yüksek tavanlı bir odada bulur kendisini, ancak odada bir de küçük, siyah, ne olduğu belirsiz fakat zehirli olduğunu bildiği bir canavar vardır; İppolit bu yüzden sandalyeye çıkar, ancak bu canavarımsı böceğin duvarlara da tırmanabildiği anlaşılır. Annesiyle kardeşi o sırada odaya girer, korkusuz bir şekilde böceği yakalamaya uğraşırlar, birazdan İppolit'in 5 yıl önce ölen köpeği de odaya girer ve böcekle savaşır, onu ezer, ancak kendisi de zehirlenir.

   Şimdi yoruma geçelim, Freud'un öğretisiyle başlayalım: Her rüya bir isteğin gerçekleşmesini içinde barındırır. Ferah ve yüksek tavanlı bir oda, elbette zenginliğin simgesidir, İppolit'in fakirliğini düşünürsek, bu son derece olağandır. Canavarımsı böcek, her şeye rağmen İppolit'in veremidir, ve bu hastalıkla savaşmak için ailesinin desteği gereklidir, çünkü ailesiyle arası hiç iyi değildir, bu da son derece olağan ve anlaşılır. 5 yıl önce ölen köpeğinin kendisini kurtarmak için canavarımsı böcekle savaşması da çok olağan bir istektir, çünkü İppolit'in çok sevdiği köpek, kesinlikle koruyucu bir imgedir. İşte istekler bunlar bence, bu konuda görüşlere açığım, zenginleştirmek veya düzeltmek isterseniz çok iyi olur.

   Sıra rüya düşüncesinde. İppolit, canavardan kurtulmak için sandalyeye çıkar, ama canavar duvarlara da tırmanabilir, o anda ailesi içeri girer ve korkusuzca böceği yakalamaya çalışır, ölmüş olan köpeği de gelir ve böcekle savaşıp onu ezer, ama köpek de zehirlenir. Burada düşünce şudur: Ne yapsam da bu hastalıktan kurtulamayacağım. Keşke ailem bana destek olabilse. Keşke köpeğim ölmeseydi, kendisi ölme pahasına da olsa beni koruyabilirdi. Burada da düzeltme ve zenginleştirmeye açığım. Hatta bütün bir inceleme için düzeltme ve zenginleştirmeye açığım!  İyi olurdu bu kitaba dair bir sohbet.

   Veremlimiz, ne kadar ömrü kaldığını öğrenmek için, gerçeği hiç yumuşatmadan, olduğu gibi söyleyecek birine danıştığını anlatıyor. Bu kişide aranan en önemli meziyet ateist olması. Bu gizli bir kabul değil midir? Hatta pek gizli bile değildir. Ayrıca ateistin kendisine gerçeği söylerken bundan haz duyarak, acımasızca açıkladığını anlatır. Anlam size kalmış, alt metin oldukça açık.

   Prens Mışkin ve İppolit, birbirine benzer, yetiştirilme biçimiyle birbirine ters, birbirini tamamlayan karakterler. Siyahla beyaz gibi, Ying-Yang gibi; aynı kökten gelip iki farklı yöne yükselmiş, uçlarda insanlar gibi, fakat özleri bir işte. İppolit'in Prense dair "korkunç" rüyası da, muhtemelen onun yerinde olmak istemesinden ileri gelmektedir. Aynı şey Nastasya ile Aglaya için de geçerlidir, birbirlerine benzetirler hatta ikisini, yazar bu şekilde insanların benzerliğine, basitliğine bir dokundurma yapmış olabilir, çünkü kitaptaki tüm aşklar ya mükemmeli simgeleyen kişiyedir, ya da merhametini uyandıran. Freud'un narsistik tip sevgisinde "olmak istediği şeyi,(kişi için mükemmeli simgeleyen)" tezini doğruluyor, ve acıma duygusu ile de yine kendi vicdanını tatmin ederek narsisizme varıyor, hem de kendini küçük düşürerek, bu sayede narsizme kuşku bırakmadan yapıyor bunu. Bunlar okuyucuya birer itham görünebilir, ancak dışarıdan, duygusallığa kapılmadan söylenecek şey bence budur. Merhamet konusu düzeltmeye açık, o konuda biraz şüpheliyim; daha doğrusu geliştirilebilir olduğunu düşünüyorum, fakat "olmak istediği şey"e sevgi kuşku götürmez. Önermelerim tartışmalı gibi duruyor, ancak narsisizm yoğun şekilde görünüyor. Mışkin'i saf ve temiz görürüz, ancak fikirlerini iyiliğin temeli sanmaktadır, bu yanılgısına onu inandıranlar da, onu iyi olduğuna inandıranlardır belki. Kolya, kendini İppolit'ten daha iyi durumda görüyor, ancak onu tıpkı Prens'in Nastasya'ya yaptığı gibi ilahlaştırıyor. İppolit ise olmak istediği şeyin direkt yerine geçmek istiyor, yani Prens'in, çünkü onun için Prens değil, Prens'in sosyal konumu önemli, kendini prensten üstün görmesi de, kendi hak ettiği konumun bir budalaya ait olmasından ötürü nefreti doğuruyor. Nastasya da olmak istediği şeyi ilahlaştırıyor, Aglaya ise bu çemberde istemli veya istemsiz bilinmez, ancak ortada yer alarak neredeyse herkes için kusursuz bir imgeye sahiplik ediyor. Oysa Rogojin için önemsiz, çünkü Rogojin kitabın daha başlarında kendisi için kusursuz olanı belli ediyor, bu kusursuzluğun düşüşü de sevgiyi nefrete dönüştürerek onu Nastasya'ya bağlıyor. Şüphesiz Gavrila'nın kendini sağlama almak istemesi de narsisizminden. Kendini herkesten üstün gördüğü de başlardan barizdir. Ancak Dostoyevski Gavrila'yı sıradan, özelliksiz olarak nitelemiştir, bu durumda narsisizmi genellemiş sayılır, çünkü Gavrila'yı kendine güvensiz ve huzursuz bir karakter olarak görsek de, kendini ailesindeki herkesten üstün gördüğü ve onları yönetme isteği barizdir, ancak bunda sonuna kadar gitmez ve yalnızca rahat bırakılmak ister; hedeflerinde de hep sonuna kadar gidip, hedefine bir adım kalırken vazgeçmesi sanırım onun sıradan bir insan olarak tanımlanmasına yol açmıştır. Gavrila'nın rekabette pes etmesi kendine güvenini yerine getirmiştir. Bazen yalnızca pes etmek gerekir. Narsisizm büyük yer tutuyor eserde, ki insanlar için gerçekten böyledir bu, yalnızca yakından bakmak gerekir. Narsisizm kendi bedenine cinsel çekim duymaktır, bu anlamda değil, kendini sevmek anlamında kullandım ve bu kelimeyi uygun gördüm, anlamışsınızdır.

"Kişinin insanlara duyduğu soyut sevgi genellikle yalnızca kendine duyduğu sevgidir." [s. 576]

   Şu ünlü tablo... bana kalırsa kurban edilmiş kuzudur o yüz ifadesi; İsa'ya da ancak böyle bir saflık sembolü yakışırdı:



 Mantegna'nın Ölü İsa'sını daha çok beğenirim ben, dert içinde yaşamı sona ermiş gibi, tasalı bir ifade görünür bana:


   İppolit'in İsa tablosuna dair söylediklerine bakacak olursak, İsa'ya acı çektiren doğa, İppolit'in imgeleminde karanlıkta dev bir örümceğe benzetiliyor. Yukarıda verem olarak simgelediğimiz küçük canavarla özdeşleştiriyorum bunu. Demem o ki, Dostoyevski'nin Tanrı fikrine korkulu şüphesini görüyorum burada. John Fowles'tan bir alıntı: "Bir Tanrı varsa, karanlıkta kin dolu dev bir örümcek olsa gerek..." Varoluşçu temeller görüyorum bu eserde...

Yorum Gönder

Daha yeni Daha eski